Connect with us

Yazar

Kazanacağımıza ne kadar inandık?

Published

on

By

Aslında bir final maçıydı bizim için… Kazanılırsa getirileri, kaybedilirse sonuçları itibarıyla etkileri yüksek bir maç oynadı milliler… Ülke puanı olarak diplerde dolaşan, Konferans Ligi’nde bile küme düşen, ligi satılamayan bir futbol aşığı ülke olarak Portekiz’i elemek çok büyük moral olacaktı. Belki bu hızla finali de geçmek gibi çok daha büyük hayaller bile kurabilirdik. Ama “hayaller ve hayatlar” çok farklı işte…

Maça başladığımız andan golü yediğimiz 15. Dakikaya kadar bu maçı kazanacağına ikna olmamış durgun ve kararsız bir milli takım vardı sahada. Mekaniği çalışmayan, top ayağına geçince ne yapacağı konusunda hiçbir fikri olmayan bir oyuncu gurubu izledik. Savunmada rakibe, hücumda birbirimize uzak kalıyorduk. Zaten golü de böyle yedik. Hakan’ın hücuma çok uzak kalması özellikle ikinci -üçüncü bölge bağlantısında büyük sorun oluşturdu. Sert bir orta saha yerine Hakan- Orkun gibi daha hücum formatlı iki merkez oyuncu direncimizi iyice düşürdü. Golü yedikten sonra şokun atlatılması 3-4 dakika kadar sürdü. Sonra kaybedecek bir şey yok düşüncesiyle büyük bir enerji ortaya çıktı. “Yemeyelim” demek yerine “Atalım” oyunu bize daha uygundu. Ön alan baskısı rakibin üst üste hatalar yapmasını sağlıyordu ama bir türlü değerlendiremiyorduk. Savunma uyuyunca Jota soyunma odasına Portekiz’i 2-0’lık avantajla götürdü.

Oyunun 2. Yarısı da ilk bölüm gibi Ay-yıldızlıların tutuk görüntüsüyle başladı. Hep bir kararsızlık vardı sahada. Savunalım mı, saldıralım mı? Ön alan baskısı mı yapalım, bekleyelim mi? Top ayağımıza geçince kimin rolü ne olacaktı? Tam bir kararsızlık… Bu dağınık görüntüyle ön alanda kaptırılan basit toplar bizi çok fazla geri koşmak zorunda bırakıyordu.

Süre geçtikçe Portekiz yavaşlamaya başladı ve fizik direnç düştü. Çünkü kadrosu tamamen top tekniği çok yüksek ama fizik olarak süre uzadıkça temposu düşen bir yapıya sahipti. Saldırmayı ve bozmayı başaran milliler iyice rakibin üzerine gitmeye başlayınca oyun üstünlüğü Türkiye’nin eline geçti. Maçın başından beri yapılması gereken ”yakın kal, basit oyna” kuralını uygulamaya başlayınca gol de geldi. Dakika 65’ti. Portekiz paniklemeye başlamıştı. 85’te penaltı gelince artık psikolojik anlamda ipler bizim elimize geçmişti. Penaltının kaçması ise bizim adımıza yıkıcı oldu. “Yenebiliriz” düşüncesi penaltıyla ortadan kalktı ve “yenildik” düşüncesi takıma iyice sinmeye başladı. Sonra 3. gol zaten kalan bölümün getirisiydi.

Şimdi soru şu: Sahadaki ilk 11’in sadece 3’ü Türkiye’de oynuyor. Diğerleri tamamen büyük liglerde ve iddialı takımlarda oynuyor. Peki nasıl oluyor da bu kadar çok duygusal geçişler yaşanıyor? Ve bu kadar ne yapacağını bilmeyen bir takıma sahip olmamızın temel sebebi nedir?

Şimdi oturup cevapları düşünelim. Dünya kupasına da gitmiyoruz zaten çok zamanımız var.

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Advertisement
Advertisement

En Çok Okunanlar